İnsan

İNSAN

Konumuz tıp olduğundan önce nesnemiz insanı tanımlamaya gayret etmek gerekiyor. İnsanı size anlatmam için bir şeyleri zorlama gayreti yerine gelin biz insanı uzaydan yeni gelmiş birisine anlattığımızı farz edelim… ve biz bir başka gezegenden gelen varlığa dair neleri merak ettiğimizi sorgulayalım… yani bir uzaylı ile bakışıyor olduğumuzu ve birbirimizi tanımaya da çabalıyor olduğumuzu… Kuşkusuz bir fiziksel beden olacak ilk gördükleri ve bizim gördüğümüz… İnsanın fiziksel bedeni, anne karnındaki, doğum anındaki ve gelişim sürecindeki… öte yandan merak ve korku gibi duygularımız da oluşmaya başlayacak ve insanın duygusal bir varlık olduğunu da söyleyebileceğiz. üstelik sorgulayan bir yanımız da kendini gösterip sorular sormaya başlayacak.. Gördüğünü yorumlayıp anlamlandırmaya, kategorize etmeye başlayacak. Bu aşamada gözümüzün gördüğünü tanımlayan anılarımız ve kültürleşme sürecinde öğrendiklerimiz, anılarımız devreye giriyor olacak… aynı şeye bakıp farklı tepkiler de vermeye yöneleceğiz. Dostça veya düşmanca tutumlar içine giriyor olacağız. Bu karşılaşmanın hangi tarih diliminde olduğuna ve Dünyanın hangi bölgesinde olduğuna bağlı olarak ta tüm bu dinamikler değişiyor olacak.. Yani aslında insan fiziksel, duygusal, düşünsel, ruhsal ve sosyal yani kültürel bir varlık… hatta Diderot, Ansiklopedi’nin “insan” başlıklı maddesinde, bir tanım yapma girişiminde bulunmuş: “İnsan: hisseden, düşünen, dünya üzerinde özgürce dolaşan, hükmettiği bütün diğer hayvanların başında görünen, toplum içinde yaşayan, sanatı ve bilimi icat eden, kendine özgü iyilik ve kötülüğü olan, kendine efendiler oluşturan ve kanunlar yapan, vs. bir varlık.”diyerek betimlemiş.
Fiziksel bedenimiz ile orada duruyor olsak ta orada duran insan aslında farklı farklı tepkiler ve etkileşimler deneyimlemiş olacak. Bizim bedenimiz hayatımızdaki her olayın ve ilişkilerimizin her bölüm, satır ve dizesini yani geçmişimizi barındırıyor. Sadece bizim geçmişimizi değil üstelik, atalarımızın deneyimlerini de içeriyor olacağız. O sırada sahip olduğumuz her düşünce biyolojik sistemimizden gelip geçmiş ve psikolojik bir tepkiyi etkinleştirmiş olacak. Deneyimler sonucu edindiğimiz duygularımız biyolojik sistemimizde kodlanmış ve hücrelerimizin dokusunun biçimlenmesine katkıda bulunmuş, hücresel hafızamızda depolanıyor olacak. Belki de bu insan bu hücresel hafızadaki eski kayıtlara bağlı bir hastalık taşıyor olacak… Yani aslında orada duran her bir insan birbirinden farklı tanınmaya gereksinim duyuyor olacak…

Tüm bu duygusal, düşünsel süreçler de yine fiziksel bedenimizde yaşanıyor olacak… Korkuyorsak kaçmayı veya savaşmayı planlayan sistemler devreye girecek ve birden tüm sistemimiz otomatik olarak çalışan sinir sisteminin yönettiği biyokimyasal süreçleri ateşlemiş olacak. Veya kayıtlı bilgilere göre dostça eğilimler içinde isek o zaman sevgiyi ve güvende olmayı ateşleyen süreçler…. Üstelik bunları bilinçli bir şekilde farkında olduklarımızın dışında bilinçaltı süreçlerimiz yönetiyor olacak… Bedenimiz birlikte çalışan bir sistemler bütünü olarak geniş bir şebeke meydana getiriyor. Bu sistemler arasında bilgi taşıyan onları birbirine bağlayan şey, duyguların biyokimyasalları olarak adlandırdığımız nöroreseptörler ve reseptörleridir. Yalnızca bilinçaltı bedeni kontrol etmiyor, O BEDENE DÖNÜŞÜYOR. Bedenimiz bilinçaltı aklımız gibi, bedenimiz duygularımızın, hislerimizin yönettiği bir mekan…
Duygularımızı bilgiyi fiziksel gerçekliğe dönüştürme sürecini gerçekleştiren hücresel işaretler olarak görmeliyiz. Yani kalbimiz hızla çarpmaya başlayabilir ve terleyebiliriz, nefesimiz kesilebilir. Üstelik bedeni ile bağlantılı olma haline göre kişi tüm bu değişikliklerin ayırdına varamayabilir.

Bir de bu insanın tanrıya inanıp inanmamasını katalım. Belki de geleni bir melek veya tanrılardan bilgi taşıyan bir varlık olarak algılayıp ona göre tepki verecek..
İnsan inançları olan bir varlık; “Bizleri insan yapan şey, Tanrının bizi yaratırken mayamıza kattığı kusurlardır.” Demiş William Shakespeare. Diderot, Ansiklopedi’nin “insan” başlıklı maddesinde, daha geniş bir bir tanım yapma girişiminde bulunup: “İnsan: hisseden, düşünen, dünya üzerinde özgürce dolaşan, hükmettiği bütün diğer hayvanların başında görünen, toplum içinde yaşayan, sanatı ve bilimi icat eden, kendine özgü iyilik ve kötülüğü olan, kendine efendiler oluşturan ve kanunlar yapan, vs. bir varlık.” demiş. Gördüğümüz gibi insan tanımlara sığmakta zorlanıyor.

İnsan ruhsal bir varlık dediğimiz zaman işler daha da karışıyor; ruhun sağlığı ve hastalıklarını tanımlıyoruz fakat ruh ile akılı ayırt etmekte zorlanıyoruz. Bilinç, bilinçaltı, kolektif bilinç. kişilik, kimlik, ego, nefs gibi tanımlar getirip bu bilmeceyi çözmeye uğraşıyoruz. İnsan kendini bilmeye gayret eden bir varlık…

Şu ana kadar daha çok batılı akıl ile insanı gözlemlemeye anlamaya gayret ettik. Bir de geleneksel tıbbi sistemler var ve giderek daha çok farkına varıyoruz ki insan enerjetik bir varlık.. yani farklı tıbbi sistemler insanı farklı tanımlıyor aslında. Giderek daha çok tüm bu bilgileri örtüştürerek kim olduğumuzu anlamaya gayret ediyoruz. Şu da bir gerçek ki; sadece nabız bakarak Uygur hekimi emçi veya Tibet hekimi amçi sizin tüm hastalıklarınızı, karakterinizi, hatta kolesterol düzeylerinizi, ailenizden birinin intihar etmiş olduğunu falan söyleyebiliyor. Hatta benzer bilgileri yüzünüze bakarak ta görebilmek mümkün. Öyle insanlar da var ki; enerjinizin akışını görüp çakralarınızı değerlendirerek sağlık durumunuzu ve karakterinizi size anlatabiliyor. Bir tür enerji röntgeni.. Belki de gelen uzaylı dostumuz da bizi böyle hissedip tüm deneyimlerimizi anında bilebilecek.

Algı ve sezgilerim beni insanı anlamak için insanlığın tüm deneyimlerine açtığı için birleştirici bir yaklaşım bana daha doğru geliyor. Ve gördüğüm artık batılı tıp okullarının da bunu yapıyor olduğu, yani artık Dünyanın doğusu ve batısı olağanüstü, mucizevi bir varlık olarak insanı birlikte ele alabiliyor. Sistemik tıp, enerji tıbbı, tek ruh tıbbı gibi birçok yeni başlıklar ile insanı ve onun yaşamını, sağlığını ve hastalıklarını inceleyebiliyor. Ülkemizde zaten atalarımızın getirdiği bir tıbbi çeşitlilik, çoğulculuk söz konusu… iyiki de böyle…

Şimdi umalım ki bu karşılaşma da bizi daha zenginleştirsin ve kalbimizi açsın…

Dr.Sema İlhan